Yatakta vahşi olan ateşli escort kızlar

Hemen her yönden muazzam olan geceleriniz için sizlerin yanında olan ve bundan da büyük zevk alanantalya escort bayan bayan hatunlarının bilgilerine her zaman için sitemiz üzerinden ulaşabilirsiniz. Kaliteli olan bir gece yaşamak ve bundan zevk almak için yapmanız gereken ise sadece telefon etmek olacaktır. Bu son derece özel ve aynı zamanda kaliteli olan bayan Antalya escort hatunları sizlere her yönden harika aksu escort olan geceler sunacaktır. Tüm değerli olan beylerin buna her zaman inanması gerekiyor. Aynı zamanda da sitemiz son derece güncel olan harika bir sitedir. Muazzam olan gecelerin yaşanması ve bundan her zaman zevk almak için sizlerde hemen harekete geçebilirsiniz.
Emin olun asla tatmayacağınız en özel olan zevkleri yaşamak son derece kolay olacaktır. Çünkü escort Antalya hatunları her yönden son derece kaliteli ve özel olan bayanlar olarak da kabul edilir. Yapmanız gereken sadece aramak ve onlardan randevu almak olacaktır. Bu yüzden de en iyi olan muratpaşa escort biraz zor olacaktır. Çünkü hepsi ateşli ve aynı zamanda da güler yüzlü olan bayanlar sizlere aklınızda olan ne varsa yaşatacaktır. Bundan her zaman emin olabilirsiniz. En özel olan ve aynı zamanda da farklı olan deneyimleri sizlerde hemen şimdi yaşayabilirsiniz. Bu farklı olan hatunların aynı zamanda da son derece temiz olduklarından da rahatlıkla emin olabilirsiniz.

Mikroçip teknolojisi ile baba olma şansı artıyor

Günümüzde tüp bebek tedavisi için başvuran hastaların yaklaşık yüzde 40 -45’inde erkek faktörünün bulunduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erkut Attar, Amerika’da Türk bilim insanı tarafından geliştirilen mikroçip uygulamasının erkek kaynaklı kısırlık tedavisi açısından önemli bir adım olduğunu söyledi.Sperm sayı ve hareketliliğindeki azalmanın doğal yollardan gebelik şansının ortadan kalkmasına neden olabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Attar, bu durumu ortadan kaldırmak için pek çok çalışmanın yürütüldüğünü aktardı.

Amerika’da Harvard Üniversitesi Brigham and Woman’s Hospital’da bir Türk bilim insanının geliştirdiği mikroçip teknolojisinin önemli bir tedavi yöntemi olduğunu ifade eden Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Attar, “Doğal fizyolojiyi taklit ederek geliştirilen ve Türkiye’de de son 5 yıldır uygulanmaya başlanan mikroçip teknolojisi, erkek kaynaklı kısırlık tedavisi için günümüzde umut verici bir uygulama olarak gösteriliyor” dedi.

TEKRARLAYAN TÜP BEBEK BAŞARISIZLIĞINDA ÖNERİLİYOR

Mikroçip yöntemi sayesinde DNA hasarlı spermler, immotil spermler ve morfolojik olarak düzgün olmayan spermler elenerek daha kaliteli spermlerin seçildiğini anlatan Prof. Dr. Attar, “Bu sayede sağlıklı gebelikler elde edebilme şansı artıyor. Bu yöntemin özellikle tekrarlayan başarısız tüp bebek denemesi olan, tekrarlayan düşükleri olan, açıklanamayan infertilite hastalarında ayrıca DNA hasarı yüksek olan ve sayı, hareket, morfolojik bozuklukları olan erkek infertil hastalarda kullanımı öneriliyor” diye konuştu.  

SONUÇLAR KLİNİK ÇALIŞMALARLA GÖSTERİLDİ

‘Çip Bebek Tedavisi’ veya ‘Mikroakışkan Çip Yöntemi’ olarak da adlandırılan bu yöntemin birçok vakada uygulanarak sağlıklı gebelikler elde edildiğini söyleyen Prof. Dr. Erkut Attar, “Mikroçip kullanılarak yapılan tüp bebek işlemlerinde mikroenjeksiyon yöntemi sonrası döllenme, embriyo kalitesi ve gebelik oranlarının daha yüksek olduğu birçok klinik çalışmada gösterilmiştir” ifadelerini kullandı.

 DOĞAL FİZYOLOJİYİ TAKLİT EDİYOR

Mikroçip yöntemi öncesinde herhangi bir ön işlem basamağına gerek kalmadığını söyleyen Prof. Dr. Erkut Attar, uygulamayla ilgili şu bilgileri verdi:

“Spermlerin doğal fizyolojiye benzer şekilde serviks ve tüplerden yumurta hücresine ulaşmaya çalışır gibi bu kanalcıklardan geçişi başlar. Yarım saatin sonunda sağlıksız DNA hasarlı spermler bu kanallarda takılırken, sağlıklı ve DNA kırıkları daha az olan kaliteli spermler mikro kanallardan geçerek karşı bölümde toplanır. Seçilen bu spermler ile yapılan mikroenjeksiyon yöntemiyle elde edilen embriyoların kalitesi ve 5’inci güne ulaşan blastosist oranı daha yüksektir.”

 ÜÇ FARKLI YÖNTEM BULUNUYOR

Hastanın durumuna göre kullanabildikleri 3 ayrı mikroçip yöntemini uygulayabildiklerini dile getiren Prof. Dr. Erkut Attar, hangi durumlarda ve hangi yöntemi kullandıklarını şöyle anlattı:

“Bu yöntemlerden ilki aşılama işlemleri için kullanılan sperm sayısı daha iyi olan vakalara uygulanmaktadır. Mikroenjeksiyon işleminde kullandığımız spermleri seçmek için de kullandığımız 2 ayrı mikroçip çeşidi bulunuyor. İlk üretilen mikroçipleri kullanabilmek için yeterli sayıda hareketli sperme ihtiyaç varken en son üretilen mikroçipler çok az sayıda hareketli sperm olsa bile kaliteli spermi seçme imkânı sağlamaktadır.”

 DNA HASARI EN AZ OLAN SEÇİLİYOR

Sperm DNA’sında oluşan hasarın embriyo kalitesinde düşmeye ve IVF uygulamalarında başarısızlığa neden olabildiğinin bilimsel yayınlarla da gösterildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Erkut Attar, bu nedenle tüp bebek tedavilerinde sperm seçiminin çok büyük önem taşıdığını söyledi.Prof. Dr. Attar, “Mikro akışkan çipler sayesinde sperm kalitesinin ve hareketliliğinin düşük olduğu örneklerde morfolojik olarak daha iyi, hareketli ve DNA hasarı en az olan spermlerin, hareketsiz, olgunlaşmamış ve düşük kaliteli spermlerden süzülüp ayrılarak toplanmasını sağlanabiliyor” dedi.

DENEYİM ÖNEMLİ

Mikro akışkan çiplerin kullanımı çok basit olmasına rağmen doğru hastada ve doğru uygulamanın önemine işaret eden Prof. Dr. Attar, “Spermi doğru şekilde mikro kanalcıklara yükleyebilmek ve sonrasında spermleri toplayabilmek, semen (sperm) örneğinin mikroçip yöntemi için uygun olup olmadığı uygulanacaksa hangi mikroçipin hastaya kullanılacağına karar vermek önemlidir” diye konuştu.

Yetişkinler de bebek şampuanı kullanmaya başladı

 

Özellikle kadınlar tarafından giderek daha çok tercih edilen bebek şampuanları, yetişkinlerin cildinde de güvenle kullanılabilir mi? sorusunu akıllara getirdi. Bu ürünlerin yetişkinler için uygun, etkili ve çoğunlukla daha ekonomik bir alternatif olduğunu belirten Altınbaş Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Öğr. Üyesi Dr. Genada Sinani, bu şampuanların kullanım alanları hakkında önemli bilgiler verdi.

“BU ÜRÜNLERİN İÇERİĞİ DAHA HAFİF”

Yetişkinlerin cilt ve saç temizliğinde daha sağlıklı olduklarını düşünerek bebek şampuanlarını tercih edebildiklerini söyleyen Öğr. Üyesi Dr. Genada Sinani, “Bebek şampuanı yetişkin cildinde güvenle kullanılabilir mi? Kısacası evet.  Bebek şampuanları dahil, yetişkin şampuanları ve yüz temizleme ürünleri, cilt ve saçtaki kiri ve yağı gideren bileşikler olan yüzey aktif maddeler içerir. Bu ürünler aynı fonksiyonu gösteren benzer içeriklere sahip olsa da bebek şampuanlarında kullanılan maddeler yetişkin ürünlerindeki maddelere göre daha hafif ve spesifiktir” açıklamasında bulundu.

“DAHA GÜVENLİ MADDELER KULLANILIYOR”

Bebekler için üretilen şampuanların, bebek cildinin çok hassas ve geçirgen olduğu göz önüne alınarak özel hazırlandığını aktaran Dr. Genada Sinani, şunları söyledi:

“Bebek ürünlerinde genelde tahriş edici olasılığı düşük ve mümkün oldukça güvenli maddeler kullanılır. Örnek olarak sodyum lauraminopropionat maddesini verebiliriz. Kokamidopropil betain ise bebek şampuanları dahil kişisel hijyen ve kozmetik ürünlerinde yaygın kullanılan hindistan cevizi yağından üretilmiş yüzey aktif bir maddedir. Bebek şampuanlarında daha az sert olan yüzey aktif madde dediğimiz kimyasallar kullanıldığından saç temizliğinde bebek şampuanı kullanmak saçı çok kurutmadan temizler ve yumuşatır. Fakat yetişkinler için etkili, iyi bir temizlik sağlamayabilir. Bu yüzden, saçların birkaç sefer yıkanması gerekebilir.”

“EN İYİLERİ PARFÜMSÜZ ÜRÜNLERDİR”

“Genel olarak, bebek temizlik ürünleri özenle seçilmiş, daha az miktarda hafif temizleyici madde içerdiğinden yetişkinler için uygun, etkili bir seçenek oluştururlar” diyen Dr. Genada Sinani, bebek ürünlerinin ayrıca alerjik reaksiyon oluşturma riski düşük ‘‘hipoalerjenik’’ olarak formüle edildiklerini de belirtti. “Ancak yine de hem bebek hem de yetişkin için kullanılan ürünlerin içeriğine dikkat edilmeli” uyarısını yapan Dr. Sinani, “Yetişkin ürünlerinde olduğu gibi bebek ürünlerinde de iyi olan veya ‘‘iyi olmayan’’ maddeler vardır. Genel olarak, en iyi bebek şampuanları parfümsüz, doğal kaynaklardan elde edilen maddeler içeren ürünlerdir. Bitkisel özlü maddeler içeren, üzerinde ‘‘Doğal’’, ‘‘Organik’’ ifadesi yazan her ürün organik veya doğal olmayabilir. Ürünün doğallığından emin olmak için ürün sertifikasına bakılmalıdır. Hem bebek hem de yetişkinler için ürün seçerken içerik bilgisi dikkatli okunmalı ve alerji yapma ihtimali düşük olan ürünler tercih edilmelidir” ifadelerini kullandı.

Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Nizamoğlu: Coronavirüs Türkiye’ye gelebilir

İstinye Üniversitesi ‘Yeni Koronovirus Salgınlarına Genel Bakış’ başlıklı bir panel düzenledi. Panelde, coronavirüsün belirtileri, riskler, korunma yolları tartışıldı. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nuriye Fışgın virüsün hızlı yayıldığına ve aşı geliştirmenin zaman alacağına vurgu yaparken, Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, Türkiye’nin risk altında olduğunu dile getirdi. Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, coronavirüsün bulaşma hızının yüksek olduğuna dikkat çekerek Türkiye’ye gelebileceğini söyledi. Dr. Nizamoğlu, “Geldikten sonra belli bir süre kendisini belli etmeyecektir, haberdar olmamız 2 ayı bulabilir” dedi.

“CORONAVİRÜS KALICI OLACAKTIR”

‘Yeni Ortaya Çıkan Koronovirusların Epidemiyolojik Gelişimi ve Salgın Dinamikleri’ başlıklı sunum yapan Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kaya Sami Nizamoğlu, “Coronavirüsün hangi hayvandan kaynaklandığını kesin olarak bilmiyoruz ama bu patojeni en çok barındıran hayvan yarasalar. Temel üreme sayısı çok önemli, bu patojenlerin sağlığının göstergesidir. Bu virüsün kalıcı olup olmayacağının da işaretidir. Yani bir hasta kişi iyileşmeden kaç hasta insan üretiyor kısmına bakıyoruz. Coronavirüste temel üreme sayısı 1’in üzerine çıktı. Dünya Sağlık Örgütü 1,5-2,5 bandında olduğunu açıkladı. Daha yüksek olduğunu söyleyen araştırmalar var. 4 olduğunu düşünelim yani bir hasta kişi iyileşmeden virüsü 4 kişiye bulaştırıyor. Bu önüne geçmesi zor bir gücü var anlamına gelir. Mevsimsel geçişler gücünü bir miktar değiştirebilir. Aşısı olsaydı 1’in altına çekmek kolaydı. Coronavirüsün kalıcı olacağını düşünüyorum” diye konuştu.

“HER MEVSİMDE VARLIĞINI SÜRDÜRECEKTİR”

“Kalıcı olacaktır çünkü yarım küre değişecek” diyen Dr. Nizamoğlu, “Biz yaza gireceğiz ama kışa girecek bir yarım küre var. Coronavirüs, Çin’in Vuhan bölgesinden çıkmayı başarırsa bu ülkelerde varlığını sürdürebilir. Şu aşamadan sonra virüsün kolay kolay önünün alınacağını zannetmiyorum. Virüs solunum yoluyla bulaştığı için bahar ve kış aylarını seviyor olabilir. Ama coronavirüs her mevsimde varlığını sürdürebilir gibi duruyor” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE’YE GELEBİLİR”

Dr. Nizamoğlu, “Türkiye gelebilir. Yakın çevremize geldi. Avrupa’da birçok ülkede var. Geldikten sonra belli bir süre kendisini belli etmeyecektir. Genelde bir ölüm vakasıyla ortaya çıkar. O da en az 50,100 kişinin enfekte olması demek. Her yeni hasta için 7 güne ihtiyacı oluyor. Ülkemize geldikten sonra haberdar olmamız 1,5-2 ayı bulabilir” dedi.

ATEŞ VE ÖKSÜRÜK BELİRTİSİ

Yeni Ortaya Çıkan coronovirüsların klinik özellikleri ve korunma yolları üzerine konuşan İstinye Üniversitesi öğretim üyesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın ise, “Virüsün yüzde 90 belirtileri arasında yüksek ateş ve öksürük var. Daha sonra bazı hastalarda nefes darlığı orta ve ağır seyredebiliyor. İshal de görülebiliyor. İleri düzeyde akciğer yetmezliğine kadar götürüyor. Akciğer ve böbrek yetmezliği olan hastalar yoğun bakımda takip ediliyor ve genellikle kaybediliyor” diye konuştu.

NASIL KORUNACAĞIZ?

Ellerin yıkanmasına özen göstermek gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Fışgın, “Öksürürken, konuşurken havaya partikül yayılıyor ve virüs bu partiküllerle taşınıyor. Ama 1 metreden daha uzağa taşınmıyor. Dolayısıyla virüs yakın temasla bulaşıyor. Özellikle kalabalık ortamlarda hasta biri varsa cerrahi maske takması gerekiyor. Ellerimizi 20 saniye su ve sabunla yıkamalıyız” ifadelerini kullandı.

AŞININ GELİŞTİRİLMESİ ZAMAN ALACAK

Salgının boyutunun büyük olduğunu söyleyen Prof. Dr. Fışgın, “60 bin kişi şimdiden enfekte oldu ve bin 300 kişi hayatını kaybetti. Aşının geliştirilmesi ve insanlar üzerinde denenmesi zaman alıyor. Virüse karşı en etkin yöntem karantina yöntemidir. Şu anda neredeyse 60 milyon insana uygulanıyor. Seyahat önerilerine uyulması lazım. Özellikle 65 yaş üstü hastalar, kalp, böbrek yetmezliği hastaları, astım, KOAH gibi rahatsızlığı olanlar, diyalize giren ve kanser hastaları risk altında. Zaten yoğun bakımda tutulan ve hayatını kaybeden genelde bu hastalar oluyor” şeklinde konuştu.

“KOAH’ta kök hücre tedavisi yeni bir umut olabilir”

Dünyada ve Türkiye’de kullanılmaya başlanan kök hücre tedavilerinin özellikle son dönemde yapılan çalışmalar ile önemini artırdığına dikkat çeken Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Serdar Kalemci, “Kanserden, eklem kireçlenmelerine kadar pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre tedavisi, ileri evre ve tüm tedavi seçeneklerine rağmen semptomların azalmadığı KOAH hastalarında etkili olabilir” dedi.

“ÖZELLİKLE SİGARA İÇENLER RİSK ALTINDA”

Doç. Dr. Serdar Kalemci, KOAH hastalığının, akciğerlerde bulunan ve bronş adı verilen hava keseciklerinin tıkanması sonucu; solunum güçlüğü, öksürük ve nefes darlığı gibi şikâyetlere yol açan kronik bir hastalık olduğunu kaydetti.

Kalemci, “Özellikle kişi sigara içiyorsa uzun süreli nefes darlığı, öksürük ve balgam şikâyetlerinin varlığı KOAH tanısı için yeterli görülür ancak kesin tanı için solunum testi değerlendirilmesi yapılmalıdır. Birkaç dakika içerisinde uygulanan solunum değerlendirme testi, kişinin solunum cihazına derin nefes alarak üflemesi ile gerçekleştirilir. Akciğer kapasitesi ve varsa hastalığın evresi hakkında kolayca bilgi sahibi olunmasını sağlayan bu testi, özellikle 40 yaş üzeri sigara kullanan kişilerin yılda en az bir kez yaptırması gerekir” diye konuştu.

YAPILAN ÇALIŞMALAR UMUT VERİCİ

“KOAH tüm dünyada 174.5 milyon insanı etkileyen, yaşam kalitesini önemli derecede bozan ve yüksek ölüm oranlarının bildirildiği önemli bir hastalıktır” diyen Doç. Dr. Serdar Kalemci, tedavide halen istenilen sonuçlara ulaşılamadığını belirterek, “Günümüzde pek çok hastalığın tedavisinde kullanılan kök hücre tedavisi KOAH için de umut ışığı olabilir” dedi.

Doç. Dr. Serdar Kalemci, “İnsan vücudunda yer alan tüm yapıların kökenini oluşturan ve kendi kendini yenileyebilen kök hücreler pek çok hastalığın iyileştirilmesinde kullanılır. Kişinin kendisinden, uyumlu ya da yarı uyumlu olan donörden alınan kök hücreler, hasta kişiye nakledilerek hastanın hasarlanan hücre, doku ve organlarının yenilenmesi için kullanılan bir tedavi yöntemidir. Yapılan klinik çalışmalar akciğer hastalıklarının tedavisinde kök hücre kullanımının etkili olabileceği saptanmıştır” ifadelerini kullandı.

Kalemci, özellikle ileri evre ve tüm tedavi seçeneklerine rağmen semptomların azalmadığı hastalarda Sağlık Bakanlığı’ndan izin alınarak kök hücre tedavilerinin uygulanabileceğini söyledi.

 

“Bağışıklığı güçlendirmek için bağırsaklara iyi bakın”

Diyetisyen Yıldız Melek Aksoylu, bağırsaklarımızın ikinci beynimiz olarak adlandırıldığını ve doğrudan bağışıklık sistemimizi de etkileyen faydalı bakterileri içerdiğini belirtti. Aksoylu, “Yeterli miktarda probiyotik ve prebiyotikler alınırsa bağışıklık sisteminin güçlenmesinin yanı sıra kişinin duygu durumunu düzeltme ve bağırsakların işleyişini düzenleme gibi faydalar da sağlanır” ifadelerini kullandı. 

PROBİYOTİK VE PREBİYOTİK NEDİR?

Medicana International İstanbul Hastanesi Diyetisyen Yıldız Melek Aksoylu probiyotiklerin yeterli miktarlarda tüketildiklerinde sağlığı olumlu yönde etkileyen canlı ve faydalı mikroorganizmalar olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Bağırsaktaki zararlı bakterilerin çoğalmasını engellerken yararlıların artmasını destekleyerek bağırsak dengesini sağlarlar. En önemlileri laktik asit bakterileridir. Prebiyotikler ise probiyotiklerin etkisini arttıran insan vücuduna faydalı, sindirilmeyen gıda bileşenleridir. Bağırsak florasını desteklerler, aktif olmayan bakterilerin aktif hale gelmesini sağlayarak, gelişimlerine  katkı sağlarlar.”

“BAĞIRSAĞIN CAN DOSTU PROBİYOTİKLER”

Probiyotiklerin alınan besinlerin sindirimini ve vücutta enerji kullanımını düzenleyerek ağırlık kaybına yardımcı olduğunu ifade eden Aksoylu, “Diyetle alınan enerjinin harcanmasını arttırdığı için obeziteyle savaşta çok etkililer. Örneğin, bağırsaktaki faydalı bakteri sayısı zayıf bir kişi ile güçlü bir kişiyi değerlendirelim. Güçlü kişiye 1 dilim ekmek yeterli gelirken, zayıf kişiye 1 dilim ekmek yetmeyecek ve 2. dilim ekmeği talep edecektir. Bağırsak sağlığı kötü olan bireyler gerekli enerjiye ulaşmak için tüketim düzeylerini istemeden yükseltirler. Yapılan çalışmalar diyete eklenen probiyotiklerin ağırlık kaybını desteklediğini ortaya koyuyor” dedi.

Dyt. Aksoylu sözlerine şöyle devam etti:

“Şu soruyu soracak olursak: diyetimize probiyotik takviyesi ve probiyotik içeren besinler eklemek gerekli midir? Tabiki de evet. Fakat takviyelerde dikkat edeceğimiz bir bakterinin probiyotik etkisinden bahsedilebilmesi için bağırsağa kadar canlı ulaşmalıdır. Midedeki güçlü asitlere ve safra tuzlarına dayanıklı olup bağırsağın iç zarına yerleşip burada aktivitesini göstermelidir.”

PROBİYOTİK ZENGİNİ BESİNLER: YOĞURT, KEFİR, AYRAN

Probiyotiklerin en önemlilerinin laktik asit bakterileri olduğunu ifade eden Aksoylu, “Süt ürünleri en ulaşılabilir probiyotik kaynaklarıdır. Probiyotik zengini besinler yoğurt, peynir, kefir, ayran, keçi sütü, ev yapımı turşu (özellikle lahana ve salatalık), boza, tarhana, bitter çikolata ve Korelilerin çok tükettiği Çin lahanasından yapılan bir yemek olan kimchidir. Vücudumuzdaki probiyotikleri çoğaltabilmenin diğer bir yolu da; probiyotiklerin etkisini arttıran prebiyotik gıdaları tüketmektir” dedi. 

DOĞAL PREBİYOTİKLER MUZ, SOĞAN, SARIMSAK

Aksoylu, doğal prebiyotikleri şöyle sıraladı:

“Muz, elma, kuru meyveler, soğan, sarımsak, yer elması, kurubaklagiller, pastörize edilmemiş turşu ve zeytin, dhokla (nohut fermente edilerek yapılmış Hint aperatifi), dosa (pirinç ve siyah mercimek fermente edilerek yapılan geleneksel Güney Hint yemeği), kim Chi (baharatlı, keskin fermente edilmiş lahana, geleneksel Kore yemeği).”

 

 

“PROBİYOTİKLERİN YARARLARI”

Bağırsağımızdaki faydalı bakterilerin azalması, probiyotik ve prebiyotik yoksunu bir beslenme şeklinin birçok hastalığı beraberinde getirebileceğini ifade eden Aksoylu,

“Probiyotikler sindirim sistemimize faydalı bakterilerin dengelenmesini sağlarlar. Sindirim bozukluklarını azaltarak, hazımsızlık, şişkinlik, gaz problemlerini önlerler. İshal ve kabızlık tedavisinde destekçidirler. Bağışıklık sistemini desteklerler. Güçlü bir bağışıklık sistemi hastalıklarla mücadelede ve kaliteli bir yaşam için önemlidir. Alerjik hastalıkların ve cilt hastalıklarının tedavisinde destekçidirler. Örneğin sedef hastalığı veya vitiligo hastalığı olan kişiler doktoruna danışarak probiyotik takviyesi alabilirler. Egzama ve sivilcilerin iyileşmesinde etkilidirler. Probiyotikler cildin daha sağlıklı görünmesini sağlar. Kansere karşı bağışıklık sistemini güçlendirirler. Özellikle kolon kanserine karşı korunmada probiyotik ve prebiyotikten zengin bir beslenme aktif rol alır. Depresyon tedavilerinde probiyotiklerden faydalanılır. Mutsuz bağırsak, mutsuz kişidir. Bağırsakları sağlıksız olan kişiler kronik yorgunluk, öğrenme güçlüğü, hafıza zayıflığı, isteksizlik gibi bir çok problemi bir arada yaşayabilirler. Probiyotikler kolesterolü olumlu yönde etkileyerek kalp ve damar sağlığını desteklerler. Kalbe faydalı yağların etkinliğini arttırırlar. Yağ metabolizması üzerinde aktiftirler. Ritim bozukluğu ve çarpıntıları önlerler. İdrar yolu ve vajinal enfeksiyonlara karşı koruyucu görevi görürler. Özellikle vajinal mantar enfeksiyonlarına karşı etkilidirler. Göz kuruluğu ve görme sistemi üzerinde de olumlu yönleri bulunmaktadır” diyerek sözlerini tamamladı. 

 

“Şaşılık genetik olabilir”

Şaşılık probleminin bebeklikten erişkinliğe dek her yaş grubunda görülebildiğini belirten Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlke Bahçeci Şimşek, şaşılığın sadece annede babada değil, daha uzak akrabalarda olmasının da önemli olduğunu ve bütün çocukların bir yaşından önce mutlaka göz hekimi tarafından kontrol edilmesi gerektiğini söyledi.  Şimşek, “Şaşılık problemi özellikle okul çağı çocuklarında dış görünümle ilgili olumsuzluklara yol açtığı için psikolojik sorunlara da neden olabiliyor. Bu nedenle çocuklar okul çağına gelmeden bu problemin çözülmüş olması önem taşıyor. Gözde kayma olduğunda beyinde iki farklı görüntü ortaya çıkacağından, beyin gözlerden gelen görüntüyü baskılıyor. Bu da o gözde sağlanan görüşte azalmaya sebep olarak göz tembelliğine yol açabiliyor” ifadelerini kullandı.

Göz tembelliğinin şaşılık dışında sebepleri de olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Göz Merkezi’nden Göz Sağılığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlke Bahçeci Şimşek, “Bunlar tedavi edilmemiş yüksek hipermetrop, astigmat, iki göz numarası arasındaki farkın çok yüksek olması, doğuştan katarakt, doğuştan göz kapağının düşük olması, bir gözün uzun süre kapalı tutulması gibi durumlardır. Gerekli tedavinin erkenden yapılması ile göz tembelliği önlenebilir” dedi.

“GÖZDEKİ HER KAYMA ŞAŞILIK DEĞİL”

Bebeklik ve çocukluk döneminde olan kaymaların bir kısmının ‘yalancı kayma’ olarak isimlendirildiğini belirten Doç. Dr. Şimşek, “Yalancı kayma, göz kapaklarının ve burun kökünün genişliği ile ortaya çıkan yanıltıcı bir görünüm. Bu durumda mutlaka bir göz doktoruna başvurmak gerekiyor. Aynı gözün devamlı olarak kayması görmenin o gözde daha az olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ebeveynler, bebeklerde ve çocuklarda tek gözde kayma gördüğünde göz hekimine başvurmaları gerekiyor” diye konuştu.  

“CEP TELEFONU, TABLET VE BİLGİSAYAR GÖZ BOZUKLUĞUNA YOL AÇABİLİYOR”

Teknolojik cihazların kullanımının göz bozukluğu için bir risk oluşturabildiğini belirten Doç. Dr. Şimşek, “Çocukların cep telefonu, tablet, bilgisayar gibi cihazlara uzun süre bakmaları miyopi denilen göz bozukluğunun ilerlemesini arttırıyor. Son yapılan bilimsel çalışmalar ise miyopinin ilerlemesini engelleyen en önemli faktörün gün ışığında çocuğun oyun oynamasının olduğu bilgisini veriyor” dedi.

“ŞAŞILIĞIN TEDAVİSİ KAYMAYA GÖRE DEĞİŞİYOR”

Göz kaymalarının öncelikle gözlük ve bir gözün kapatılması ile tedavi edilmeye çalışıldığını ifade eden Doç. Dr. Şimşek sözlerini şöyle noktaladı:

“Kaymaların önemli bir kısmı bu iki basit yöntemle düzelebiliyor. Bu yöntemlerle tedavi edilmeyen kaymalarda zaman kaybetmeden cerrahi yöntemlere başvurulması gerekiyor.

Şaşılığın cerrahi tedavisi kaymanın yönüne ve derecesine göre değişiyor. Göz kası üzerinden ufak bir kesi yapılarak kaslara ulaşılıyor ve şaşılığın tipine göre kaslarda çeşitli pozisyon değişiklikleri yapılabiliyor. Gerektiği durumlarda iki göze birden müdahale ediliyor. Erişkinlerde lokal anestezi ile şaşılık ameliyatları yapılabilse de çocuklarda mutlaka genel anestezi yapılması gerekiyor. Hasta aynı gün hastaneden taburcu edilebiliyor ve bir-iki gün içinde normal aktivitelerine dönebiliyor. Ameliyat sonrası gözde hafif bir kızarıklık olabileceğinden bir hafta göz damlaları kullanılması gerekebiliyor. Hasta okula ya da işine bir hafta içerisinde geri dönebiliyor.”

 

Yurt dışında iş yapan Türkleri, ‘Türk güvenlik şirketleri korusun’ önerisi

Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Terör Uzmanı Dr. Eray Güçlüer, Somali’de iş yapan Türk müteahhitlik firmasının şantiyesine düzenlenen bombalı saldırı, Türkiye ile Rusya arasında Libya’da ateşkesin sağlanması için yapılan Moskova Zirvesi ve Berlin’deki Libya Konferansı üzerine açıklamalar yaptı.

YURT DIŞINDA İŞ YAPAN TÜRK ŞİRKETLERİNİN GÜVENLİĞİ SAĞLANMALI

Libya, Somali, Katar gibi ülkelerde bulunan Türk askerinin görevinin teknik ve taktik destek sağlamak olduğunu vurgulayan Dr. Güçlüer, “TSK tarafından o ülkelerdeki askeri ve yerel kolluk güçlerine eğitim, malzeme desteği veriliyor. Bunula birlikte örneğin Somali’de yol inşa eden Türk şirketinin güvenliğinin sağlanması da gerekiyor. Doğal olarak Türk askerinden böyle görevler de bekleniyor. Askerimiz bunu oradaki yerel güvenlik birimleri üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor. Aslında burada yerel unsurlar ile Türk askeri arasında yarı geçişken paramiliter bir güce ihtiyaç var” diye konuştu.

“TÜRK ORDUSUNUN YÜKÜ DE HAFİFLER”

Dr. Güçlüer, “Bence askerlerimizden ziyade devlet tarafından denetlenen, kanunen sınırları belli, Türkiye’deki özel güvenlik teşkilatlarına, yurt dışına iş yapan Türk firmalarının korunması için yetki verilmesi, önlerinin açılması gerekiyor. Yurt dışında iş yapan Türk firmaların o ülkelerle yaptıkları anlaşmalara bu maddenin konulması lazım. Türk özel güvenlik firmaları, yapılan işin ve iş yapan şirketlerin korunmasında görevli olmalıdır, bunun önünü açmalıyız. Bu düzenleme ordumuzun yurt dışındaki yükünü hafifletir ve Türk firmalarının yurt dışında çalışmalarının da önü açılır. Bunların devlete masrafları da olmaz” ifadelerini kullandı.

MOSKOVA ZİRVESİ’NİN ÜZERİNE BERLİN’İN GÖLGESİ DÜŞTÜ

Moskova Zirvesi’nin başında her şeyin yolunda olduğunu aktaran Dr. Güçlüer, “Berlin’de Libya Konferansı’nın yapılacağı biliniyordu. Fakat Türkiye ile Rusya konferans öncesi taraflar arasında kalıcı bir ateşkesi sağlamak ve bu ateşkes üzerinden siyasi yol haritası belirlemek için Moskova’da zirve düzenledi. Aslında zirvenin başında her şey yolundaydı. Libya’nın doğusunu kontrol altında tutan isyancı General Hafter, önüne konan ateşkes metnini de imzalamak üzereydi. Son anda çark etti, biraz zaman istedi. Sonra ateşkesi imzalamadan Moskova’yı terk etti. Aslında Moskova Zirvesi’nin üzerine Berlin’in gölgesi düştü. Çünkü Moskova’da ateşkes imzalansaydı. Avrupa ülkelerinin Libya’ya istedikleri gibi müdahil zorlaşacaktı ” ifadelerini kullandı.

“BERLİN’DEN HAFTER’E TALİMAT VERİLDİ”

Türkiye ile Rusya’nın iş birliği ile Libya’da ateşkes sağlansaydı, Avrupa ülkelerinin artık bir fonksiyonunun kalmayacağını vurgulayan Dr. Eray Güçlüer, “Berlin’deki Libya Konferansı’nda ne konuşulacaktı, zaten ateşkes olmuştu. Sadece ateşkesin siyasi yol haritası tartışılabilirdi. O yüzden Berlin’den Hafter’e talimat verildi. Talimatı, Almanya üzerinden Avrupa ülkeleri verdi. Avrupalı ülkeler ‘bizim olmadığımız ateşkesi istemiyoruz’ dedi. Berlin konferansına kadar Hafter pek çok saldırı yaptı, limanları abluka altına aldı. Moskova’da ateşkes anlaşması imzalansaydı kan dökülmezdi” dedi.

UMH’NİN ORTADAN KALMASINA YÖNELİK TEHDİT DURDU, TÜRKİYE BARIŞIN ANAHTARI OLDU.

55 maddelik ateşkes metninin imzalanmasını, BM tarafından Libya’nın meşru hükümeti olarak tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ortadan kalkmasına yönelik tehdidin durması olarak okuduğunu söyleyen Dr. Güçlüer, “Meşrutiyeti olan hükümeti ortadan kaldırmakla görevli Hafter gibi bir aparatın durması, meşru hükümetin güçlenmesine zemin hazırlayacaktır. Meşru hükümetin güçlenerek Hafter karşısında bir denge oluşması için ateşkesin imzalanması son derece önemliydi. Türkiye Libya’da barışın anahtarı oldu” diye konuştu.

“ATEŞKEŞ ANLAŞMASINI HAFTER BOZMAK İSTYECEKTİR”

Dr. Güçlüer, “Hafter ile yapılan anlaşma kalıcı olur mu? Bence zor. Hafter’in ateşkesi bozma ihtimali yüksektir. Çünkü Hafter’i oluşturan, destekleyen arkasındaki güç zeminin arasında çatlaklıklar, çıkar çatışmaları var. Ancak bölgedeki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin varlığı önemli bir denge unsurudur” ifadelerini kullandı.

Karadeniz’de ‘kahverengi kokarca’ hızla yayılıyor, 1 milyar dolar zarar var

Karadeniz Bölgesi’ne 3 yıl önce Gürcistan üzerinden geldiği belirtilen Türkiye’nin önemli ihraç ürünü fındık başta olmak üzere birçok tarım ürününde verimi ve kaliteyi düşürdüğü tespit edilen kahverengi kokarcadan kurtulmanın yolları aranıyor. Günde 30 kilometre yol kat eden böcekler, yapraklarını yediği suyunu emdiği fındık ağaçlarının kökünü kurutuyor. Tek seferde 28 yumurta bırakan zararlı sezon boyunca 3 bin yumurta üretebiliyor.

MÜCADELE İÇİN KONFERANS DÜZENLENDİ

Uluslararası Kabuklu Kuruyemiş ve Kuru Meyve Topluluğu (INC) Ferrero Değerli Tarım ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi iş birliğiyle İstanbul’da ‘Türkiye ve Akdeniz Ülkeleri Tarımı İçin Potansiyel Tehdit: Kahverengi Kokarca’ başlıklı bir konferans düzenledi.

Tarım ve Orman Bakanlığı Bitki Sağlığı Araştırmaları Daire Başkanı Dr. Suat Kaymak’ında katıldığı konferansta, Türkiye’den ve dünyadan uzmanlar, sadece fındık değil, 300’den fazla meyve ve bitkiye zarar veren, Türkiye’den de görülmeye başlanan bu önemli istilacı böcekten kurtulmanın yollarını ele aldı.

2020 MÜCADELE İÇİN DOĞRU ZAMAN; ÜLKELER İŞ BİRLİĞİ YAPMALI
 

Toplantının açılış konuşmasını yapan INC Sürdürülebilirlik, Bilimsel ve Devlet İşleri Komitesi Başkanı Pino Calcagni, “2020 bu zararlı ile mücadeleye başlamak için en doğru zaman. Bugün burada çiftçi, üniversite, ihracatçı birlikleri ve bakanlık temsilcileri bir arada. Bu iyi bir gelişme hepimiz aynı gemideyiz. Böyle bir zararlı ile mücadelede Türkiye, İspanya, Gürcistan, Azerbaycan hatta Ukrayna birlikte hareket etmeli. Biz her hafta tüm bu ülkelerden gelen istatistiklere bakıyoruz. Dolayısıyla şu anki durumun iki yıl öncesine göre daha iyi olduğunu söyleyebilirim. İtalya da Emilia Romagna bölgesinde bu zararlıya karşı Samuray böceğini kullandılar ve büyük bir başarı elde ettiler. Şimdi samuray dediğimiz bu böceği piamonte bölgesinde kullanmaya başladık.  Avrupa Birliği’ndeki Tarım Genel Müdürlüğü’ne bu meseleyi götürdük, onlarda konuyla ilgileniyorlar ve takip ediyorlar” dedi.

KAHVERENGİ KOKARCA 2017 YILINDA TÜRKİYE’YE GELDİ

İstilacı böceğe karşı her türlü çalışmaya ve araştırmaya destek vereceklerini söyleyen Tarım ve Orman Bakanlığı Bitki Sağlığı Araştırmaları Daire Başkanı Dr. Suat Kaymak da, “Dünya fındık üretimi ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyoruz. Büyük çoğunluğu Karadeniz bölgesinde olmak üzere 39 ilde 700 bin hektar alanda üretim yapıyoruz. Fındığın verim ve kalitesini etkileyen zararlı organizmalar var. Kahverengi kokarca da bunlardan birisidir. Böcekle Türkiye 2017 yılında tanıştı ama hızla yayılma potansiyeli gösteriyor” ifadelerini kullandı.

BAKANLIK PROJE BAŞLATTI

Kahverengi kokarcanın Artvin’den ülkeye giriş yaptığını belirten Dr. Kaymak, “Hızlı bir şekilde biyolojik dönemlerini belirleyerek popülasyon dağılımlarını incelemek için proje başlattık. Proje kapsamında 6 ilde 46 ilçede 136 lokasyonda bir program hayata geçirdik. Programla gördük ki zararlı böceğin popülasyonu 2018 yılında Artvin ve Rize’de arttı. 2019 yılında ise Trabzon, Giresun, Samsun hatta Yalova’nın içinde bulunduğu 6 ilde hızla yayıldığı tespit edildi” diye konuştu.

“ARTVİN BÖLGESİNDE HASARLI FINDIK ORANI YÜZDE 20’Yİ BULDU”

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nden Prof. Dr. Celal Tuncer ise, kahverengi kokarcanın fındık başta olmak üzere 300’den fazla tarımsal ürüne zarar verdiğini söyledi.

İstilacı böceğin fındık başta olmak üzere narenciye, üzüm, Trabzon hurması, mısır, domates ve biber için büyük tehlike teşkil ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Tuncer, “2019 yılındaki verilerimize göre popülasyon henüz yeni olmasına rağmen Artvin bölgesinde hasarlı fındık oranı yüzde 20’yi buldu. Bu bize önümüzdeki yıllarda verim ve kaliteyi yüzde 50’lere varacak oranda düşüreceğini gösteriyor. Erken dönemdeki zararıyla verimi düşürüyor, hasattan sonra ürünün iç kalitesinde büyük bir bozulma meydana getiriyor. İtalya ve Amerika’da bazı bahçelerde yüzde 80’lere varan zarar tespit edildi” dedi.

BÖCEĞİN VERDİĞİ ZARAR NASIL ANLAŞILIR?

Böceğin iğne gibi bir ağzı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tuncer, “Bitkiyi tüketmiyor, yaprak, sap ve meyvesini sokup, emiyor. Yaprak ve sap kısmında değil ama meyvenin içine iğnesini sokarsa acılaşmasına, bozulmasına ve şekil bozukluğuna sebep oluyor. Meyvenin içinde kahverengi doku olur. Fındıkta acılaşma ve çöküntüler oluşuyor. Domateste açık sarıya dönüşen lekeler, biberde şekil bozukluğu, mısır tanelerinin tamamen içinin boşalması, besin değerini yitirmesi olarak kendini gösteriyor. Halk arasında pis kokulu böcek olarak biliniyor” diye konuştu.

3 YILDA 8 İLE YAYILDI; ŞEFTALİ, ELMA, ÜZÜM VE KAYISI RİSK ALTINDA

Böceğin hızla yayılmaya devam ettiğini söyleyen Prof. Dr. Tuncer, “Eğer önlem alınmazsa ilk patladığı şu yıllarda üründe yüzde 50 kalite kaybı, yüzde 30 civarında da pazar değerinin düşmesi demek. Bu da Türkiye için sadece fındıkta yıllık 1 milyar dolarlık kayıp anlamına geliyor. Şeftali, elma, üzüm, kayısı yakın gelecekte risk altında. Böcek yayılmaya devam ediyor. 3 yıl içinde 8 ile yayıldı. Birkaç yıl içinde bütün Türkiye’ye yayılabilir” ifadelerini kullandı.

İKLİM YAYILMASINDA ETKİLİ

Sıcaklığın 33 dereceyi geçtiği zaman böceğin olumsuz etkilediğini dile getiren Prof. Dr. Tuncer, “Karadeniz Bölgesi’nin iklimi istilacı böceğin yaşaması için ideal bir iklim, yaptığımız risk analizleri bunu gösteriyor. Orta Anadolu’da yaşaması için çok uygun. Hemen hemen Türkiye’nin bütün bölgeleri risk altında ama en yüksek risk alanı Karadeniz Bölgesi’dir” dedi.

“MÜCADELEDE SAMURAY ARICIĞI KULLANILSIN”

Şu anda zararlının hangi illere yayıldığının izlendiğini söyleyen Prof. Dr. Tuncer, “Karantina ve eradikasyon önlemleri çok zor çünkü çok hareketliler, günde 5 kilometre kadar rahat uçabiliyorlar. Ticari vasıtalarla rahatça yayılabiliyorlar. İlk görüldüğü yerlerde ilaçla mücadele ediliyor. Anavatanı olan Çin’de bu böceği kontrol altına tutan doğal düşman bir arı türü var.  Bu arı türüne ‘samuray arıcığı’ deniyor. Kahverengi kokarcanın yumurtalarını yiyerek yok ediyor, doğal düşmanı. Arı şu anda Türkiye’de yok, mücadele kapsamında acil istediğimiz ülkede bulunmayan ve zararlıyı kontrol eden en etkili doğal düşmanını transfer etmek. Gerekli izinleri alıp, altyapıyı oluşturduğumuz takdirde bu arı türünü getirip ülkemizde üretimini yapabiliriz” diye konuştu.

“FINDIK BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ”

Ferrero Fındık Türkiye Genel Müdürü Bamsı Akın ise, fındığın kendileri için çok önemli olduğunu dile getirdi. Akın, “Ferrero’nun meşhur, çok sevilen ürünlerinin kalbinde Türk fındığı var. Fındık arzının devamlılığı da bizim için çok önemli. Dolayısıyla fındığa karşı sorumluluğumuzun olduğunu da düşünüyoruz. Fındık tarımının gelişmesi, iyileşmesi, tehditlerin bertaraf edilmesi için her zaman elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.

Çağrı merkezlerinde dijital dönüşüm başlıyor; akademi kuruldu

Tempo, çalışanlarını geleceğe hazırlamak ve Türkiye’deki iş gücü dönüşümüne öncülük etmek hedefiyle Tempo Akademi’yi kurdu. Sadece kendi çalışanları değil diğer şirketlerde de görev alan kişilerin, dijitalleşme ve yapay zeka konularında dönüşümlerini tamamlaması için yazılım testçisi, yazılımcı, chatbot designer gibi alanlarda eğitim alacak.

Eğitimin sonunda çalışanlar, çağın gereksinimlerine uygun yeni beceriler ve yetkinlikler kazanırken, geleceğin meslekleri için iş gücü yaratılması amaçlanıyor. Çağrı merkezi sektöründe çalışanların yararlanabileceği eğitimlerin süresi 8 gün ile 3 ay arasında değişiyor.

KİŞİSEL DÖNÜŞÜM OKULU

Sektörün dönüştürülmesi hedefiyle başlayacak olan eğitimlerle 2025 yılı sonunda 5 bin kişiye ulaşılması planlandı. Akademiyi, ‘kişisel dönüşüm okulu’ olarak tanımlayan Tempo CEO’su Cemal Akar, “Temel prensibimiz değerlere göre yönetimdir. Akademiyi, çeviklik, yenilikçilik, sürekli gelişim ve tutku değerleri üzerine kurduk” dedi.

“KURUM VE KİŞİLER KENDİLERİNİ YENİDEN KEŞFETMELİ”

Teknolojinin ve insanın hızla değiştiği bir döneme geçildiğini söyleyen Akar, “Her kurum ve kişinin kendini yeniden keşfetmesi gerekiyor. Biz, teknolojinin çok hızlı ilerlediği, robotlaşma ve yapay zekanın çok hızlı bir şekilde devreye girdiği çağrı merkezi sektöründe çalışıyoruz. Dolayısıyla kendimizi daha hızlı keşfedip, yenilememiz gerekiyor. Çalışanlarımızın dönüşümlerine destek vermeliyiz. Çalışanlarımızı geleceğin mesleklerine hazırlamayı hedefliyoruz. Tempo Akademi’de, yazılım testçisi, yazılımcı, chatbot designer gibi konularda eğitimler vererek hem kendi çalışanlarımızı hem de aynı sektörde başka firmalarda görev yapan kişileri yeni mesleklere geleceğe hazırlamak için Tempo Akademi kuruldu” diye konuştu.

“Eğitimlerin ilk ayağının kişilerin kendi tutkularını bulmasına yardımcı olmak” diyen Akar, “Ardından teknik eğitimler olacak. 2019’un sonunda başlayan eğitimler kapsamında 100 mezun verildi. Çalışanlarımız, ISTQB standardında yazılım testçisi, chatbot designer olarak eğitim aldı” ifadelerini kullandı.

“VERİ TEMİZLEYİCİSİNE ÇOK İHTİYAÇ VAR”

Eğitimlerin süresinin 8 gün ile 3 ay arasında değiştiğini söyleyen Akar, “Veri temizleyicisi eğitimi 1 hafta sürüyor. Veri temizleyicisi çok ihtiyaç olan bir meslek. Şu anda birçok firmanın adres, telefon veri tabanları çok karışık. Bunların düzenlenmesi için çalışacak kişilere çok acil ihtiyaç var. Akademide çok hızlı bir eğitimle kişileri dönüştürebiliyoruz. Bu yıl içinde 300 çalışanımızı dönüştürmek istiyoruz. 2021’in sonunda bu rakamı bine çıkarmayı 2025 yılı itibariyle de 5 bin kişiyi dönüştürüp Türkiye’nin de ihtiyacı olan iş gücü alanına katılmanı hedefliyoruz” dedi.

“SEKTÖRDE İSTİHDAM KÜÇÜLMESİ BEKLEMİYORUM”

Çağrı merkezlerinde basit seviyedeki işlerde robotlaşmanın devreye girdiğini belirten Cemal Akar, “Bugün çağrı merkezlerinde yapılan işlerin yüzde 80’i basit seviye işlemlerdir. Bu işlerin robotlaşmaya dönmesi kaçınılmaz. Yapay zeka uygulamaları bizim sektörü hızlı bir şekilde etkiliyor. Sektörün istihdam küçülmesine gideceğini ihtimal vermiyorum. Ama geçmiş yıllarda yaşadığımız hızlı büyümenin aynı şekilde devam edeceğini düşünüyorum. Robotlaşma ve yapay zekanın hem çalışana hem de müşteriye faydası var. Çünkü önündeki ekran ne kadar ona yardımcıysa ne kadar kolay ulaşabiliyorsa karşısındaki müşteriyi de o kadar memnun ediyor” diye konuştu.